Photo by Johannes Plenio on Unsplash

Beyaz Güzellik, Kırmızı Aşk

Kızının yüzüne bakarken cenneti görüyor gibiydi. Güzelliğiyle her gün birkaç kez sarhoş oluyordu. Dünyanın en güzel kızı değildi belki de, biliyordu. Ama onun için daha güzel bir güzellik yaratılmamıştı. Onu yarattığı için O’na şükrediyordu her gün birkaç kez. Sanatında kusur yoktu. Güzellik de kusursuzdu, gören gözler de. Hepsi sanatının bir parçasıydı ve hepsiyle mest oluyordu. Lakin son kez bakıyordu üç yaşındaki kızının güzel yüzüne, kefeni yüzüne örtmeden önce.

Savaşı kim başlatmıştı bilmiyordu; ancak Rıza’nın savaşı yeni başlıyordu. Önceleri hep barıştan yana nutuklar atar, savaşın her türlüsüne karşı çıkardı. Bu özelliğiyle herkes ona bir yandan gıpta eder, bir yandan da gerçek dışı bulurdu. Varsın bulsunlardı, Rıza hayatını huzur içinde geçirmenin savaşmamaktan geçtiğini düşünürdü. Ta ki hayatın tüm güzelliğini beyaz bir örtüyle örtünceye dek.

Dünyanın hiç umrunda olmayan bir kasabada savaşın ne işi vardı. Burada yapılan savaşla ne elde edilmek isteniyordu, anlam veremedi Rıza. Hayatının en güzel parçası olan kızını kaybetmenin şokundaydı halâ. Sorgulayacağı çok şey vardı, sorgulamaya artık aklı müsait değildi.

Haftalarca sokaklarda gezdi durdu Rıza. Kasabalıların acıyan bakışları altında ve çamurlar içinde yaşadı. Meczup olduğunu ve hayatın kendisi için bittiğini düşünüyordu. Ruhu ufak bir mücadele vermek istese de bedeni müsaade etmiyordu ayağa kalkmasına.

Bir yandan kızgınlığın ateşiyle harlıyor, diğer yandan kaybının tükenmişliğiyle yığılıp kalıyordu ruhu. Dirilmek için yaşadığı kıvılcımlar dostlarının nasihatlerinde belirip sönüyordu.

En yakın dostu Neşet sokaktan topluyordu Rıza’yı. Üstünü başını temizleyip sıcak bir çorba içiriyordu lokantada. Rıza sadece dinleyebiliyordu. Yemek yediğinin dahi farkında olmadan dinliyordu eski dostunu. İçgüdüsel yaşam belirtileri dışında yaptığı çok bir şey kalmamış gibiydi.

Kızını toprağa koyduğunda gözleri göremeyecek kadar yaşlıydı Rıza’nın. Kefenini hem yağmur ıslatıyordu, hem de babasının göz yaşları. Cennete uğurluyordu kızını. Çamurlaşan toprağı elleriyle yavaşça örtüyordu kızının üzerine. Üşür diye düşünüyordu, incinir diye. Başkasına müsaade etmiyordu. Küreklerle toprak atılmasını istemiyordu. Bu güzelliği örtmek değil, sadece uğurlamak istiyordu mecburiyetten.

Bu anlar aklından çıkmıyordu Rıza’nın. Kızının başında uyuyarak geçiriyordu geceleri, toprağına sımsıkı sarılarak. Üşümesin diye ısıtmak istiyordu onu. Bu kadar acıya dayanabilecek dirayeti kalmamıştı ve bu acıdan kurtulmak da istemiyordu. Ne unutturabilirdi ki zaten, nasıl yaşayabilirdi artık?

Günler, geceler, haftalar, aylar geçti. Rıza artık kasabanın meczubuydu. Çocuklar onu görünce kızdırmaya çalışıyor, kasabalıdan onu tanıyanlar hayır dua ediyordu. Sokaklarda yaşıyordu Rıza. Ne bulursa onu yiyor, kızıyla kavuşacağı günü bekliyordu.

Aklını kaybetmese kendi canını almayı akledecekti; o kadarcık dahî aklı kalmamıştı.

Yine bir gece kızına sarılmış uyuyordu Rıza…

--

--

Türkçe Yayın Editörü

Love podcasts or audiobooks? Learn on the go with our new app.

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store